22 Şubat 2016 Pazartesi



Yoldaş, veriyorum elimi sana!
Paradan kıymetli aşkımı veriyorum,
Tanrıdan ya da yasadan önce veriyorum kendimi sana,
Ya sen kendini verecek misin? Çıkacak mısın benimle yola?
Nefes alıp verdikçe hiç ayrılmasak mı yoksa?

                                                            - Walt Whitman



Bu şiiri paylaştım geçenlerde. Herkes aradı sonra, kızım sen ne yapıyorsun adamın anlamasını mı istiyorsun dedi. Halbuki bence bu şiirde pek de bir şey belli olmuyor. Walt abimizin yazdığı güzel bir şiir neticede. Ama benim durumumu bilen herkes arayıp bana aynı şeyleri söyleyince, belki milyon kere okudum şiiri yeniden. Tamam yoldaş diyor, o da bana yoldaş diyor tamam. Ama bence anlamamıştır. Yok yok anlamamıştır. 

Siz tabi anlamadınız tam konuyu. Anlatıyorum hemen. 

Bay Hacker, bana yoldaşım diyor hep. Bu şiirde de yoldaş diye başlayınca bir de işte aşklı meşkli de olunca biraz, bütün arkadaşlarım "Bay Hacker her şeyi anladııııaaa" moduna girdiler. Bay Hacker resmi beğendi. Arkadaşım iyice abarttı ve dedi ki, "çocuk beğenmiş, bence kesin anladı hayırlı olsun canım" 

E yok artık yani, ne hayırlı olsunu? Bu aralar hep düşünüyorum. Acaba biz birlikte olabilir miyiz? Yani birlikte olsak nasıl olurdu, diye. Bence güzel olurdu ama arkadaşlarım pek öyle düşünmüyorlar. Mesela bir arkadaşım dedi ki, 'ben senin onunla birlikte olmanı istemezdim. çok fazla eyleme katılıyor, olayların içinde. bir de yaşı büyük senden' Ya anlıyorum yaşı büyük. Ama aşkın yaşı yoktur diye bir söz var e bu sözü boşuna bulmamış her kim bulduysa.

Ne bileyim ya, artık ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi bende şaşırdım. Kime ne desem boş. Kime ne hissetsem boş. Sıkıldım artık. 

Ama Bay Hacker'ın yeri her zaman ayrı bende. Ne olursa olsun kalbimden söküp atamayacağım tek insan. Şimdi diyebilirsiniz bana, bir zamanlar Kıvırcık için aynı şeyleri söylüyordun diye. Evet söylüyordum. Ama şöyle izah edeceğim bunu.

Bay Hacker'a hiç kimseye duymadığım kadar saygı duyuyorum. Çok değer veriyorum. Eğer kaldığım yerde biraz daha rahat olabilsem, istediği zaman hemen kalkar giderim. Ama yaşadığım koşullar pek buna müsait değil şimdilik. Düşüncelerimiz bazen ayrılsa da bazı yerlerde, biliyorum ki onun da saygısı var ve farklı görüşlere her zaman açık. Bunu gördükçe daha çok saygı duyuyorum. Birden olan bir şey değil bu anladınız mı? Yani 3 yıldır tanıdığınız bir insanı hiç görmeden deli gibi merak ediyorsanız, bu sevgidir. Aşık mıyım? Bilmiyorum. Onunla ilgili bir şey olduğunda deli gibi heyecanlanıyorum evet ama bu aşk mı bilmiyorum. Onu görünce kalbim yerinden çıkıyor, deli gibi atıyor, ellerim dizlerim titriyor, heyecandan dilimi yutuyorum sanki konuşamıyorum. Bu aşk mı şimdi? Bilmiyorum. Belki de hoşlantıdır sadece hı, ne dersiniz? 

Ne olduğunu bilmiyorum ama emin olduğum tek şey var, ben Kıvırcık'ta bunların minnacığını hissediyormuşum. Onda yaşadığım heyecanlar, titremeler falan hiçbir şeymiş. Ben bu adamı gördüğümde ölüyorum. Resmen ölüyorum.


Sizce bu aşk mı?



xoxo,
Lady

3 Şubat 2016 Çarşamba





we only said goodbye with words 
i died a hundred times


Kız şarkıyı dinlerken yanan sigarasına baktı, nasıl da yanıyordu kül tablasının içinde hararetli hararetli. Kıpkırmızı ateşi kızı içine çekiyordu sanki. Bir fırt çekti sigarasından. 

Düşünüyordu bu aralar sürekli. Onu düşünüyordu, yaptıklarını düşünüyordu. İşin içinden çıkamıyordu bir türlü. Unutamıyordu. Unutmak zoruna gidiyordu çünkü. Belki de bu kadar önemsememeliydi ama yapamıyordu kız. Şarkıya kulak verdi "i love you much, it's not enough..."

Yaşadığı bu zamanları güzel bir anı olarak hatırlamayı çok isterdi ama insanlar kötüydü ve güzel anıların hepsini yok ediyorlardı. Sinirliydi kız. Hırçındı bu yüzden. Biten sigarasının ardından bir yenisini yaktı. Bu aralar çok sigara içiyorum diye düşündü bir an. Ne önemi vardı ki? Şu hayatta sigaradan daha kötü şeyler vardı. İnsanlar vardı mesela. Sigaradan ölmezdi biliyordu, ama insanların kötülüklerinden ölürdü. İnsanlar öldürecekti kızı, kötü alışkanlıkları değil. 

Bir şarkı ne kadar derine sürükleyebilirse bir insanı, kız da o kadar derine sürüklendi. Amy'yi çok seviyordu. Şarkıyı milyonuncu kez başa sarıyordu. Her seferinde gözündeki yaşları tutamıyordu. "me and my head high and my tears dry..."

Eve ışık girmesini istemiyordu kız. Işıktan korkar olmuştu. Gündüzleri hiç sevmiyordu. Geceler de hep düşünmesine yol açıyordu ama yine de karanlık iyiydi. Gecenin o siyahında kendini daha güvenli hissediyordu. Perdeleri kapalı tutuyordu o yüzden. Işığa tahammülü yoktu. Bir fırt daha çekti sigarasından. 

Hayatta başarıları da olmuştu, başarısızlıkları da. Çok fazla şey görmüş çok üzülmüş çok acı çekmiş ama mutlu olduğu anlar da olmuştu. Her şeye rağmen mutlu olduğu o anlara sıkı sıkı sarılıp kendini bu bataklıktan çıkarmaya çalışıyordu kız. Ama bir şey engel oluyordu ona. Bir şey. Ne olduğunu bilmiyordu. Ne zaman mutlu olmaya çalışsa hep tökezliyordu. 'Bir şey' onun mutlu olmasını engelliyordu. Bu yüzden, kız vazgeçti mutluluğu yakalamaya çalışmaktan. "... and i tread a troubled track, my odds are stacked..."

Yalnızdı ve yalnız kalacaktı. Kimse onu sevmeyecekti. Kimse onu istemeyecekti. Olsundu. O yalnızlığa alışmıştı nasıl olsa. Terk edilmeye, bırakıp gidilmeye alışmıştı. Tek yapmak istediği şey, insanların onu ağlatmasına izin vermeyecekti. Her seferinde aynı şeyi söyleyip hiç yapamamıştı bunu ama artık yeterdi. Bundan sonra hiç kimse için ağlamayacaktı. Kimse için değmezdi çünkü. O sırada aklına manuş baba'nın 'değmez' şarkısı geldi. Güzel şarkıydı. Adamın sesine hastaydı kız. Ne güzel dokunuyordu kalbe. "değmez değmez, güzelim sana değmez" diyordu manuş baba. Kalbi güzel adamlardan biriydi. Keşke öyle adamlar olsaydı hayatımda diye düşündü kız. Ama nerede kötü adam var, onu bulmuştu kız. 

Sonra can'ın şiirinden dizeler geldi aklına, "seni sevmek, yokuş aşağı hızla giden patlak frenli bir arabanın içindeyken çalan şarkıyı sevmekti... hayat 'girme o topa', değmez dedi."

Değmiyordu işte. Herkes bunun farkındaydı ama yine de acıyı çekmişlerdi. Aslında herkes her şeyi biliyordu. Kız da biliyordu elbette. Ama yapamıyordu tıpkı diğer insanların da yapamadığı gibi. Madem değmeyeceğini biliyorlardı, neden o zaman bu kadar acı çekip şarkılara, şiirlere dökmüşlerdi acılarını? Biliyorlardı işte. Her şeyi biliyorlardı. İnsanların ne kadar kötü ne kadar aciz ne kadar iğrenç yaratıklar olduğunu biliyorlardı herkes gibi. Ama bir şey yapamıyorlardı. Kız son kez şarkıyı başa sardı. "he left no time to regret with his same old safe bet..."

Bu son anlarıydı. Artık kendine gelmesi gerekiyordu ve gelecekti de. Sigara ve alkolü bırakmayacaktı ama, bir de köpeğini. Çünkü sırdaşlarıydı onlar kızın. Ve sırdaşlarını yalnız bırakmak alçaklıktı kıza göre.

Sigarası bitmek üzereyken, son bir fırt çekti kız. Şarkının da sonlarına geliyordu artık. Amy, sanki ağlıyormuşçasına şarkıyı söylemeye devam ediyordu. Kız da onunla birlikte ağlıyordu. Son gözyaşlarıydı bunlar. Bir daha akıtmamak üzere kurutacaktı yüzünde gözyaşlarını kız. Kalktı ayağa, yürüdü pencereye doğru. Perdeye dokundu, yumuşacıktı. Daha önce perdeye hiç böyle dokunmamıştı, genelde hırçın bir tavırla çekerdi perdeyi. Halbuki ne kadar da ipek gibi yumuşacıkmış diye düşündü kız. 


"we only said goodbye with words
i died a hundred times
you go back to her
and i go back to black."


Kız birden perdeyi açtı ve ışık odaya süzüldü. Kız artık güneşle barışmıştı. Bundan sonra karanlık yoktu. Hafifçe gülümsedi ve güneş ışığının yüzünde gezinmesine izin verdi. 




xoxo,
lady